3 Ocak 2026 Cumartesi

Çocuklara Kötü Haber Verme Teknikleri


Çocuklara Kötü Haber Verme Teknikleri: Gelişimsel, Psikolojik ve Etik Bir Yaklaşım

Özet

Çocuklara kötü haber verme süreci; çocuğun bilişsel, duygusal ve sosyal gelişim düzeyi dikkate alınmadan ele alındığında uzun vadeli psikolojik riskler doğurabilmektedir. Bu makalenin amacı, çocuklara kötü haber verme sürecinde kullanılan teknikleri gelişimsel psikoloji, iletişim kuramları ve etik ilkeler ışığında incelemektir. Çalışmada, yaşa uygun iletişim, dürüstlük, duygusal destek ve aile katılımının önemi vurgulanmakta; sağlık, eğitim ve aile bağlamlarında uygulanabilecek kanıta dayalı yaklaşımlar ele alınmaktadır. Sonuç olarak, çocuklara kötü haber verilmesinin yapılandırılmış, empatik ve çocuğun anlamlandırma kapasitesine uygun biçimde yürütülmesi gerektiği savunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: çocuk, kötü haber verme, gelişimsel psikoloji, iletişim, etik

Giriş

Kötü haber, bireyin yaşamına dair beklentilerini olumsuz yönde etkileyen ve duygusal yük taşıyan bilgi olarak tanımlanmaktadır (Buckman, 1984). Çocuklara kötü haber verilmesi ise yetişkinlere kıyasla daha karmaşık bir süreçtir; çünkü çocukların soyut düşünme, nedensellik kurma ve duyguları düzenleme becerileri gelişimsel olarak sınırlıdır. Buna rağmen, çocukları tamamen bilgilendirme sürecinin dışında bırakmak, güven duygusunun zedelenmesine ve kaygının artmasına yol açabilmektedir (American Academy of Pediatrics [AAP], 2016).

Bu bağlamda, çocuklara kötü haber verme sürecinin nasıl yapılandırılması gerektiği sorusu, hem klinik hem de eğitimsel alanlarda önemli bir tartışma konusudur.

Çocuklarda Gelişimsel Özellikler ve Haber Algısı

Çocukların kötü haberi algılama biçimi yaşa göre farklılık göstermektedir. Piaget’nin bilişsel gelişim kuramına göre, okul öncesi dönemdeki çocuklar (2–7 yaş) olayları benmerkezci ve somut biçimde algılarken, ergenlik döneminde soyut düşünme becerileri belirginleşmektedir (Piaget, 1952).

• Okul öncesi dönem: Kısa, somut ve sade ifadeler tercih edilmelidir.

• Okul çağı: Nedensel açıklamalar yapılabilir, sorular teşvik edilmelidir.

• Ergenlik: Açık, dürüst ve karşılıklı iletişim esastır; karar süreçlerine katılım desteklenmelidir (AAP, 2016).

Bu farklılıklar, tek tip bir kötü haber verme yaklaşımının çocuklar için uygun olmadığını göstermektedir.

Çocuklara Kötü Haber Verme Teknikleri

1. Dürüstlük ve Yaşa Uygun Dil

Araştırmalar, çocukların belirsizlikten ziyade yaşlarına uygun şekilde sunulmuş gerçek bilgiyi tercih ettiklerini göstermektedir (Kreicbergs et al., 2004). Bilginin gizlenmesi, çocuğun hayal gücünü devreye sokarak daha yoğun kaygıya neden olabilir.

2. Empatik ve Destekleyici İletişim

Empati, çocuğun duygularının fark edilmesi ve kabul edilmesini içerir. “Üzgün hissetmen çok normal” gibi ifadeler, çocuğun duygularını meşrulaştırır ve güven ilişkisini güçlendirir (Rosenberg, 2003).

3. Aile ve Bakım Verenlerin Rolü

Kötü haber verme sürecinde çocuğun güvendiği bir yetişkinin varlığı, psikolojik uyum açısından koruyucu bir faktördür. Ailelerin bu süreçte bilgilendirilmesi ve desteklenmesi önemlidir (WHO, 2018).

4. Yapılandırılmış Modellerin Uyarlanması

Yetişkinler için geliştirilen SPIKES modeli (Baile et al., 2000), çocuklara uyarlanarak kullanılabilmektedir. Bu uyarlamada özellikle “algı” ve “duygu” basamaklarının çocuğun gelişim düzeyine göre ele alınması gerekmektedir.

Etik Boyut

Çocuklara kötü haber vermede temel etik ilkeler; zarar vermeme, yarar sağlama, özerkliğe saygı ve adalettir. Çocuğun bilgilendirilme hakkı ile psikolojik korunma ihtiyacı arasında hassas bir denge kurulmalıdır (Beauchamp & Childress, 2019).

Sonuç

Çocuklara kötü haber verme süreci, yalnızca bilginin aktarımı değil, aynı zamanda çocuğun duygusal güvenliğinin korunmasını amaçlayan bütüncül bir iletişim sürecidir. Gelişimsel özelliklere duyarlı, empatik ve etik ilkelere dayalı yaklaşımlar, çocukların olumsuz yaşam olaylarıyla daha sağlıklı baş etmelerini desteklemektedir. Bu nedenle, sağlık çalışanları, eğitimciler ve ebeveynler için çocuklara kötü haber verme konusunda sistematik eğitimlerin yaygınlaştırılması önerilmektedir.

Kaynakça

American Academy of Pediatrics. (2016). Talking to children about serious illness. AAP Publications.

Baile, W. F., Buckman, R., Lenzi, R., Glober, G., Beale, E. A., & Kudelka, A. P. (2000). SPIKES—A six‐step protocol for delivering bad news: Application to the patient with cancer. The Oncologist, 5(4), 302–311. https://doi.org/10.1634/theoncologist.5-4-302

Beauchamp, T. L., & Childress, J. F. (2019). Principles of biomedical ethics (8th ed.). Oxford University Press.

Buckman, R. (1984). Breaking bad news: Why is it still so difficult? BMJ, 288(6430), 1597–1599.

Kreicbergs, U., Valdimarsdóttir, U., Onelöv, E., Henter, J. I., & Steineck, G. (2004). Talking about death with children who have severe malignant disease. New England Journal of Medicine, 351(12), 1175–1186.

Piaget, J. (1952). The origins of intelligence in children. International Universities Press.

World Health Organization. (2018). Communicating bad news in health care. WHO


Baskı Altında Doĝru Karar Vermek

 Baskı Altında Karar Vermek: Cinsiyet Farkı mı, Öğrenilmiş Bir Refleks mi?

Bir pilotun ani türbülans anında verdiği karar, bir doktorun acil serviste saniyeler içinde yaptığı seçim ya da bir öğrencinin süre daralırken işaretlediği cevap… Baskı altında karar vermek, beynin en karmaşık ve en kırılgan işlevlerinden biridir. Peki bu süreç kadınlar ve erkeklerde gerçekten farklı mı işler?

Bu soru, yıllardır hem bilimsel araştırmaların hem de gündelik sohbetlerin gözde konularından biri. Ancak bilimsel tablo, klişelerden çok daha incelikli.

Stres Beyinde Ne Yapar?

Baskı, beynin karar verme merkezi sayılan prefrontal korteksin çalışma biçimini değiştirir. Stres hormonları yükseldiğinde, bu bölgenin etkisi azalır; daha hızlı ama daha sezgisel tepkiler üreten sistemler öne çıkar. Bu durum, bir anlamda beynin “acil durum moduna” geçmesidir.

Bazı nörobilim çalışmaları, bu geçişin kadınlar ve erkeklerde ortalama olarak farklı desenler gösterebildiğini ortaya koyuyor. Erkeklerde stres altında risk alma eğilimi biraz artarken, kadınlarda bağlama duyarlılık ve alternatifleri tartma eğilimi daha belirgin olabiliyor. Ancak araştırmacılar özellikle şu noktayı vurguluyor: Bu farklar küçük, örtüşen ve duruma son derece bağımlı.

Risk Almak Her Zaman Cesaret midir?

Laboratuvar deneyleri, erkeklerin birçok senaryoda daha hızlı ve daha riskli kararlar alabildiğini gösteriyor. Bu bulgular, çoğu zaman “baskı altında erkekler daha iyi karar verir” şeklinde yorumlanıyor. Oysa risk almak, her koşulda avantaj sağlamaz.

Belirsizliğin yüksek olduğu, sosyal sonuçların önemli olduğu durumlarda daha temkinli ve bilgi toplayıcı karar stratejileri uzun vadede daha isabetli olabilir. Nitekim bazı çalışmalarda kadın katılımcıların bu tür görevlerde daha tutarlı sonuçlar verdiği görülüyor. Yani mesele hız değil, hangi koşulda hangi hızın işe yaradığı.

Duygular: Karar Vermenin Zayıf Noktası mı, Gizli Gücü mü?

Popüler söylemde kadınların baskı altında “duygusal”, erkeklerin ise “mantıklı” karar verdiği sıkça iddia edilir. Oysa nörobilim bu ayrımı çoktan geçersiz kılmış durumda.

Karar verme üzerine yapılan klasik deneyler, duygusal geri bildirimlerin rasyonel düşünmenin düşmanı değil, tam tersine tamamlayıcısı olduğunu gösteriyor. Beyin, geçmiş deneyimlerden gelen duygusal sinyalleri kullanarak olası sonuçları hızla değerlendiriyor. Bu sinyalleri daha fazla hesaba katmak, özellikle insan ilişkilerinin ve sosyal etkilerin önemli olduğu durumlarda ciddi bir avantaj sağlayabiliyor.

Biyolojiden Çok Toplum Konuşuyor Olabilir mi?

Araştırmaların en çarpıcı sonuçlarından biri şu: Baskı altında karar vermede gözlenen farkların büyük bölümü, biyolojiden çok toplumsal öğrenmeyle ilişkili olabilir.

Erkeklerin küçük yaşlardan itibaren “kararlı, hızlı ve tereddütsüz” olmaya; kadınların ise “dikkatli, sonuçları düşünen ve uzlaşmacı” davranmaya teşvik edilmesi, zamanla farklı karar stillerinin yerleşmesine yol açıyor. Stres anlarında bu öğrenilmiş kalıplar daha görünür hâle geliyor ve sanki doğuştan bir fark varmış izlenimi yaratıyor.

Uzmanlık Sahnesinde Cinsiyet Silikleşiyor

İlginç bir şekilde, baskının en yoğun olduğu alanlarda—örneğin acil servisler, kokpitler ya da kriz yönetim ekipleri—cinsiyet farkları neredeyse kayboluyor. Çünkü bu ortamlarda belirleyici olan şey, biyolojik cinsiyet değil; deneyim, tekrar ve iyi eğitilmiş refleksler.

Uzman beyinler, stres altında bile prefrontal kontrolü kısmen koruyabiliyor. Bu da karar kalitesini cinsiyetten bağımsız hâle getiriyor.

Büyük Resim: İkilik Yerine Süreklilik

Bilimsel veriler, “kadınlar böyle karar verir, erkekler şöyle” gibi keskin ayrımları desteklemiyor. Bunun yerine karşımıza daha karmaşık ama daha gerçekçi bir tablo çıkıyor:

• Küçük ve bağlama bağlı ortalama farklar

• Çok büyük bireysel çeşitlilik

• Deneyimle şekillenen, öğrenilebilir karar stratejileri

Belki de en doğru soru şu değil:

“Baskı altında kim daha iyi karar verir?”

Asıl soru şu olabilir:

“Hangi koşullarda, hangi karar stratejileri daha iyi çalışır ve bunları herkese nasıl öğretebiliriz?”

Bilimin bugün geldiği nokta, bu sorunun cevabının cinsiyetten bağımsız olduğunu giderek daha net gösteriyor.

İstersen bunu:

• Bilim ve Teknik sayfa uzunluğuna göre kısaltabilirim,

• Başlık–spot–ara başlık yapısıyla tam dergi formatına sokabilirim,

• Ya da editöryel tonunu biraz daha “okur dostu” ya da biraz daha “entelektüel” yapabilirim.

Daha zeki yanıtlar alabilir, dosya ve görsel yükleyebilir ve daha fazlasını yapabilirsin.

Baskı Altında Karar Vermek: Cinsiyet Farkı mı, Öğrenilmiş Bir Refleks mi?

Bir pilotun ani türbülans anında verdiği karar, bir doktorun acil serviste saniyeler içinde yaptığı seçim ya da bir öğrencinin süre daralırken işaretlediği cevap… Baskı altında karar vermek, beynin en karmaşık ve en kırılgan işlevlerinden biridir. Peki bu süreç kadınlar ve erkeklerde gerçekten farklı mı işler?

Bu soru, yıllardır hem bilimsel araştırmaların hem de gündelik sohbetlerin gözde konularından biri. Ancak bilimsel tablo, klişelerden çok daha incelikli.

Stres Beyinde Ne Yapar?

Baskı, beynin karar verme merkezi sayılan prefrontal korteksin çalışma biçimini değiştirir. Stres hormonları yükseldiğinde, bu bölgenin etkisi azalır; daha hızlı ama daha sezgisel tepkiler üreten sistemler öne çıkar. Bu durum, bir anlamda beynin “acil durum moduna” geçmesidir.

Bazı nörobilim çalışmaları, bu geçişin kadınlar ve erkeklerde ortalama olarak farklı desenler gösterebildiğini ortaya koyuyor. Erkeklerde stres altında risk alma eğilimi biraz artarken, kadınlarda bağlama duyarlılık ve alternatifleri tartma eğilimi daha belirgin olabiliyor. Ancak araştırmacılar özellikle şu noktayı vurguluyor: Bu farklar küçük, örtüşen ve duruma son derece bağımlı.

Risk Almak Her Zaman Cesaret midir?

Laboratuvar deneyleri, erkeklerin birçok senaryoda daha hızlı ve daha riskli kararlar alabildiğini gösteriyor. Bu bulgular, çoğu zaman “baskı altında erkekler daha iyi karar verir” şeklinde yorumlanıyor. Oysa risk almak, her koşulda avantaj sağlamaz.

Belirsizliğin yüksek olduğu, sosyal sonuçların önemli olduğu durumlarda daha temkinli ve bilgi toplayıcı karar stratejileri uzun vadede daha isabetli olabilir. Nitekim bazı çalışmalarda kadın katılımcıların bu tür görevlerde daha tutarlı sonuçlar verdiği görülüyor. Yani mesele hız değil, hangi koşulda hangi hızın işe yaradığı.

Duygular: Karar Vermenin Zayıf Noktası mı, Gizli Gücü mü?

Popüler söylemde kadınların baskı altında “duygusal”, erkeklerin ise “mantıklı” karar verdiği sıkça iddia edilir. Oysa nörobilim bu ayrımı çoktan geçersiz kılmış durumda.

Karar verme üzerine yapılan klasik deneyler, duygusal geri bildirimlerin rasyonel düşünmenin düşmanı değil, tam tersine tamamlayıcısı olduğunu gösteriyor. Beyin, geçmiş deneyimlerden gelen duygusal sinyalleri kullanarak olası sonuçları hızla değerlendiriyor. Bu sinyalleri daha fazla hesaba katmak, özellikle insan ilişkilerinin ve sosyal etkilerin önemli olduğu durumlarda ciddi bir avantaj sağlayabiliyor.

Biyolojiden Çok Toplum Konuşuyor Olabilir mi?

Araştırmaların en çarpıcı sonuçlarından biri şu: Baskı altında karar vermede gözlenen farkların büyük bölümü, biyolojiden çok toplumsal öğrenmeyle ilişkili olabilir.

Erkeklerin küçük yaşlardan itibaren “kararlı, hızlı ve tereddütsüz” olmaya; kadınların ise “dikkatli, sonuçları düşünen ve uzlaşmacı” davranmaya teşvik edilmesi, zamanla farklı karar stillerinin yerleşmesine yol açıyor. Stres anlarında bu öğrenilmiş kalıplar daha görünür hâle geliyor ve sanki doğuştan bir fark varmış izlenimi yaratıyor.

Uzmanlık Sahnesinde Cinsiyet Silikleşiyor

İlginç bir şekilde, baskının en yoğun olduğu alanlarda—örneğin acil servisler, kokpitler ya da kriz yönetim ekipleri—cinsiyet farkları neredeyse kayboluyor. Çünkü bu ortamlarda belirleyici olan şey, biyolojik cinsiyet değil; deneyim, tekrar ve iyi eğitilmiş refleksler.

Uzman beyinler, stres altında bile prefrontal kontrolü kısmen koruyabiliyor. Bu da karar kalitesini cinsiyetten bağımsız hâle getiriyor.

Büyük Resim: İkilik Yerine Süreklilik

Bilimsel veriler, “kadınlar böyle karar verir, erkekler şöyle” gibi keskin ayrımları desteklemiyor. Bunun yerine karşımıza daha karmaşık ama daha gerçekçi bir tablo çıkıyor:

Küçük ve bağlama bağlı ortalama farklar

Çok büyük bireysel çeşitlilik

Deneyimle şekillenen, öğrenilebilir karar stratejileri

Belki de en doğru soru şu değil:

“Baskı altında kim daha iyi karar verir?”

Asıl soru şu olabilir:

“Hangi koşullarda, hangi karar stratejileri daha iyi çalışır ve bunları herkese nasıl öğretebiliriz?”

Bilimin bugün geldiği nokta, bu sorunun cevabının cinsiyetten bağımsız olduğunu giderek daha net gösteriyor.


Bilişsel Tükenmişlik Nedir?


Sabah bilgisayar açılır açılmaz düşen e-postalar. Henüz bitmeyen toplantılar, bitse bile zihinde devam eden işler. Gün sonunda fiziksel olarak evde olsanız bile zihnen hâlâ ofistesiniz. Beyaz yakalı çalışanlar arasında giderek daha sık konuşulan bu hâlin adı basit bir “yorgunluk” değil: bilişsel tükenmişlik.

Bilişsel tükenmişlik tam olarak ne?

Bilişsel tükenmişlik, beynin düşünme kapasitesinin aşamalı olarak azalmasıdır. Dikkat, hafıza, karar verme ve problem çözme gibi zihinsel süreçler yavaşlar. İlginç olan şu: Bu durum çoğu zaman yoğun çalışmanın ilk dönemlerinde değil, uzun süre kesintisiz yüksek zihinsel talep altında kalındığında ortaya çıkar.

Yani sorun, bir günün çok zor geçmesi değil; her günün birbirine benzemesidir.

Beyaz yakalılar neden daha risk altında?

Modern beyaz yakalı işlerin ortak bir özelliği var: Beyni sürekli “açık” tutmak zorunda bırakmaları. Bunun üç temel nedeni bulunuyor:

1. Sürekli bilişsel tetikte olma hâli

Gelen e-posta bir sorun mu, fırsat mı? Mesaj acil mi? Toplantıda söylenen bu cümle ne anlama geliyor? Beyin, durmaksızın yorum ve karar üretir.

2. Dikkatin parçalanması

Nörobilim araştırmaları, bölünen dikkatin sadece verimi düşürmediğini; aynı zamanda zihinsel enerji tüketimini artırdığını gösteriyor. Her bildirim, beynin bağlam değiştirmesine neden olur ve bu ciddi bir maliyettir.

3. Görünmez performans baskısı

Çoğu beyaz yakalı işte başarı net sınırlarla tanımlanmaz. “Daha iyi olabilir miydi?” sorusu sürekli zihinde dolaşır. Bu belirsizlik, bilişsel yükü katlar.

Belirtiler: Zihin neden eskisi gibi çalışmıyor?

Bilişsel tükenmişlik genellikle sessiz ilerler:

• Aynı işi yapmanın eskisine göre daha uzun sürmesi

• Basit hataların artması

• Odaklanmak için kendini zorlamak

• Gün sonunda zihinsel boşluk hissi

• Karar vermeyi erteleme eğilimi

Bu belirtiler tembellik değil; beynin koruyucu yavaşlama tepkisidir.

Bilimsel arka plan: Beyin neden frene basar?

Beyin enerjisinin büyük kısmını bilişsel süreçlere harcar. Uzun süreli stres altında kortizol seviyesi yükselir; bu da öğrenme ve hafıza süreçlerini baskılar. Beyin, sürdürülemez bir tempo algıladığında performansı bilinçli olarak düşürür. Amaç hayatta kalmaktır, yüksek performans değil.

Ne yapılabilir? (Gerçekçi çözümler)

Bilişsel tükenmişlikle baş etmek için her şeyi bırakmak gerekmez. Önemli olan zihinsel yükü yeniden düzenlemek:

• Tek seferde tek iş

Multitasking bir beceri değil, bir efsanedir. Beyin aynı anda değil, sırayla çalışır.

• Düşünme molaları

90 dakikalık çalışma döngülerinden sonra kısa molalar, beynin bilişsel kaynaklarını yeniler.

• Sınır koymak

Mesai sonrası zihinsel erişilebilirliği azaltmak, verimi düşürmez; aksine ertesi günü kurtarır.

• Uykuyu bir performans aracı olarak görmek

Uyku, motivasyon değil; nörolojik bir gerekliliktir.

Sonuç: Daha az zorlamak, daha uzun dayanmak

Bilişsel tükenmişlik bireysel bir zayıflık değil, modern çalışma düzeninin yan ürünüdür. Beyaz yakalı çalışanlar için çözüm, daha fazla dayanmak değil; beynin çalışma prensipleriyle uyumlu bir tempo kurmaktır.

Zihin yorulduğunda değil, uzun süre dinlenemediğinde tükenir. Bunu fark etmek, tükenmişliğe karşı atılan ilk adımdır.


Beyin Duygu Davranış Üçgeni

Nöromodülasyon, Davranış ve Ruh Hâli

Beyni çoğu zaman bir bilgisayar gibi düşünürüz: Bir nöron sinyal gönderir, diğeri alır, bilgi iletilir. Ama bu benzetme eksiktir. Çünkü beynimiz sadece “kablolar”dan oluşmaz; aynı zamanda bu kabloların sesini açıp kısan, hızını ayarlayan, hatta anlamını değiştiren gizli ayar düğmeleri vardır. İşte bu ayar sistemine nöromodülasyon diyoruz.

Nöromodülasyon Nedir?

Klasik sinir iletiminde bir nöron, diğerine net bir mesaj yollar: ateşle ya da ateşleme.

Nöromodülasyon ise şunu söyler:

“Bu mesajlar ne kadar güçlü hissedilecek? Hangileri önemsenmeli?”

Bunu yapanlar genellikle dopamin, serotonin, noradrenalin ve asetilkolin gibi nöromodülatör maddelerdir. Bunlar tek tek mesaj taşımaktan çok, beynin genel ruh hâlini, uyanıklığını, motivasyonunu ve esnekliğini ayarlar.

Ruh Hâli: Beynin Arka Plan Rengi

Ruh hâlini, beynin “arka plan rengi” gibi düşünebiliriz. Aynı olay, farklı bir ruh hâlinde bambaşka algılanır:

• Yorgunken basit bir ses rahatsız edici gelir

• Neşeliyken küçük bir aksilik kolayca geçer

Bu farkın önemli bir kısmı nöromodülasyondan kaynaklanır. Çünkü nöromodülatörler:

• Hangi uyaranların dikkat çekici olacağını

• Davranışa geçmenin ne kadar “zahmetli” hissedileceğini

• Ödül ve cezanın ne kadar etkili olacağını

belirler.

Davranış Zemininde Nöromodülasyon

Davranış, sadece “ne düşündüğümüzün” değil, beynin o anki kimyasal ikliminin ürünüdür.

Örneğin:

• Dopamin, davranışı “değerli” kılar. Bir şeyi yapmaya değip değmeyeceğini hissettirir. Dopamin düzeyi düştüğünde kişi tembel değil, davranışlar anlamsız gelmeye başlar.

• Serotonin, duygusal dengeyle ilişkilidir. Davranışın sonuçlarını daha uzun vadeli düşünmemizi sağlar. Bu yüzden ruh hâli dalgalandığında sabır ve esneklik azalır.

• Noradrenalin, çevreye ne kadar tetikte olduğumuzu ayarlar. Fazlası huzursuzluk, azı ise donukluk yaratabilir.

Yani davranış bozulduğunda mesele her zaman “irade” değildir; bazen ayar düğmeleri yanlış konumdadır.

Nöromodülasyon = Hız Değil, Tarz

Önemli bir nokta şudur:

Nöromodülasyon davranışın hızını değil, tarzını değiştirir.

Aynı kişi:

• Aynı ortamda

• Aynı bilgiyle

farklı bir nöromodülasyon durumunda bambaşka biri gibi davranabilir.

Bu yüzden ruh hâli:

• Karakter değildir

• Kişilik değildir

• Zayıflık hiç değildir

Daha çok, beynin o günkü çalışma modudur.

Popüler Ama Kritik Bir Yanılgı

Popüler kültürde ruh hâli genellikle “pozitif düşün, geçer” şeklinde ele alınır. Oysa nöromodülasyon bize şunu gösterir:

Bazen düşünce değişmeden önce, beynin biyolojik ayarlarının değişmesi gerekir.

Bu, davranışı biyolojiye indirgemek değil; tam tersine, davranışı daha adil ve gerçekçi bir çerçevede anlamaktır.

Sonuç: Kendimizi Neden Daha İyi Anlamalıyız?

Nöromodülasyon, şunu fark etmemizi sağlar:

• Her gün aynı kapasitede olmayabiliriz

• Motivasyon ahlaki bir ölçü değildir

• Ruh hâli, davranışın gizli mimarıdır

Beyni bir makine değil, dinamik bir ekosistem olarak gördüğümüzde, hem kendimize hem başkalarına karşı daha anlayışlı oluruz.

Belki de asıl soru şudur:

“Bugün neden böyle hissediyorum?” değil,

“Beynim bugün hangi modda çalışıyor?


1 Ocak 2026 Perşembe

Demans Alzheimer ve Telafi Etme Stratejileri

 

Telafi Etme Stratejileri Temelinde Demans ve Alzheimer Hastalarında Bilişsel ve İşlevsel Destek Yaklaşımları

Özet

Demans ve Alzheimer hastalığı, bireylerin bilişsel, duygusal ve işlevsel kapasitelerinde ilerleyici kayıplara yol açan nörodejeneratif hastalıklardır. Günümüzde bu hastalıkların kesin bir tedavisi bulunmamakla birlikte, telafi etme (kompansasyon) stratejileri hastaların günlük yaşam işlevselliğini sürdürmelerinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu makalede, telafi etme stratejileri kuramsal çerçevede ele alınmış; içsel ve dışsal telafi yöntemleri demans ve Alzheimer hastaları bağlamında incelenmiştir. Ayrıca bakım verenlerin ve çevresel düzenlemelerin telafi süreçlerindeki önemi vurgulanmıştır. Bulgular, telafi edici yaklaşımların hastaların bağımsızlık algısını artırdığını ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkilediğini göstermektedir.

Anahtar Kelimeler: Demans, Alzheimer hastalığı, telafi etme stratejileri, bilişsel gerileme, yaşam kalitesi


Giriş

Demans, bellek, dil, dikkat, yürütücü işlevler ve günlük yaşam aktivitelerinde bozulma ile karakterize edilen, genellikle geri dönüşü olmayan bir sendromdur. Alzheimer hastalığı ise demansın en yaygın alt türü olup, progresif bilişsel kayıpla seyretmektedir (World Health Organization [WHO], 2023). Farmakolojik tedaviler hastalığın seyrini sınırlı ölçüde yavaşlatabilmekte, ancak bilişsel kayıpları tamamen durduramamaktadır. Bu nedenle, telafi etme stratejilerine dayalı psikososyal ve çevresel müdahaleler giderek daha fazla önem kazanmaktadır.


Telafi Etme Stratejilerinin Kuramsal Temeli

Telafi etme stratejileri, bireyin azalan bilişsel kapasitesini alternatif yollarla dengelemesini amaçlayan bilinçli ya da bilinçdışı uyum mekanizmalarıdır. Baltes ve Baltes’in (1990) Seçme–Optimizasyon–Telafi (SOT) modeli, yaşlanma sürecinde telafinin temel uyum stratejilerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır. Bu modele göre telafi, kaybedilen işlevlerin yerine yeni yöntemlerin kullanılması anlamına gelir.


Demans ve Alzheimer Hastalarında Telafi Türleri

İçsel Telafi Stratejileri

İçsel telafi, bireyin kendi bilişsel kaynaklarını kullanarak geliştirdiği stratejileri kapsar. Demans ve Alzheimer hastalarında bu stratejiler sınırlı olmakla birlikte erken evrelerde etkili olabilmektedir.
Örnekler:

  • Hatırlamayı kolaylaştırmak için zihinsel tekrar

  • Olayları hikâyeleştirerek bellekte tutma

  • Günlük rutinleri sabitleyerek bilişsel yükü azaltma

Araştırmalar, erken evrede içsel telafi stratejilerinin desteklenmesinin bilişsel gerilemeyi psikolojik olarak daha yönetilebilir kıldığını göstermektedir (Clare & Woods, 2004).


Dışsal Telafi Stratejileri

Dışsal telafi stratejileri, çevresel destekler ve yardımcı araçlar aracılığıyla bilişsel işlevlerin desteklenmesini içerir. Demans bakımında en yaygın ve etkili yöntemler bu grupta yer almaktadır.
Örnekler:

  • Ajanda, takvim ve hatırlatma notları

  • Dijital alarm ve mobil uygulamalar

  • Ev içi yönlendirme levhaları ve renk kodlama

  • Günlük aktiviteler için görsel ipuçları

Bu stratejiler, hastanın bağımsızlık düzeyini korumasına ve bakım veren yükünün azalmasına katkı sağlamaktadır (Gitlin et al., 2010).


Bakım Verenlerin Rolü ve Çevresel Düzenlemeler

Telafi etme stratejilerinin etkililiği büyük ölçüde bakım verenlerin tutumuna ve çevresel düzenlemelere bağlıdır. Aşırı koruyucu yaklaşımlar, hastanın mevcut becerilerini kullanmasını engelleyebilirken; destekleyici ve yapılandırılmış çevreler telafi mekanizmalarını güçlendirmektedir.
Bakım veren eğitimi, telafi stratejilerinin doğru ve sürdürülebilir biçimde uygulanmasında kritik bir faktördür.


Tartışma

Telafi etme stratejileri, demans ve Alzheimer hastalığında kaybı tamamen önlemese de, bireyin öz yeterlik algısını ve yaşam kalitesini anlamlı biçimde artırmaktadır. Özellikle dışsal telafi yöntemlerinin, hastalığın orta ve ileri evrelerinde dahi işlevsel katkı sağladığı görülmektedir. Bu bağlamda, telafi edici yaklaşımların multidisipliner bakım modellerine entegre edilmesi önerilmektedir.


Sonuç

Demans ve Alzheimer hastalığında telafi etme stratejileri, farmakolojik olmayan müdahaleler arasında önemli bir yere sahiptir. İçsel ve dışsal telafi yöntemlerinin bireysel ihtiyaçlara göre uyarlanması, hastaların günlük yaşamda daha bağımsız ve güvenli bir şekilde var olmalarını desteklemektedir. Gelecek çalışmalarda, kültürel bağlamın telafi stratejileri üzerindeki etkisinin daha ayrıntılı incelenmesi önerilmektedir.


Kaynakça

Baltes, P. B., & Baltes, M. M. (1990). Successful aging: Perspectives from the behavioral sciences. Cambridge University Press.

Clare, L., & Woods, R. T. (2004). Cognitive training and cognitive rehabilitation for people with early-stage Alzheimer’s disease: A review. Neuropsychological Rehabilitation, 14(4), 385–401. https://doi.org/10.1080/09602010443000074

Gitlin, L. N., Winter, L., Dennis, M. P., Hodgson, N., & Hauck, W. W. (2010). Targeting and managing behavioral symptoms in individuals with dementia: A randomized trial of a nonpharmacological intervention. Journal of the American Geriatrics Society, 58(8), 1465–1474.


Demans ve Alzheimer Hastalığının Erken Evresinde Bilişsel Uyarım Terapisi:

 

Demans ve Alzheimer Hastalığının Erken Evresinde Bilişsel Uyarım Terapisi: Kuramsal Temeller ve Uygulama Esasları

Özet

Demans ve Alzheimer hastalığı, ilerleyici bilişsel kayıplarla seyreden ve bireyin bağımsızlığını önemli ölçüde etkileyen nörodejeneratif hastalıklardır. Erken evrede uygulanan farmakolojik olmayan müdahaleler, hastalığın işlevsel sonuçlarını hafifletmede kritik bir role sahiptir. Bu müdahalelerden biri olan Bilişsel Uyarım Terapisi (BUT), sosyal etkileşim temelli, yapılandırılmış ve çoklu bilişsel alanları hedefleyen kanıta dayalı bir yaklaşımdır. Bu derleme çalışmada, bilişsel uyarım terapisinin kuramsal dayanakları, temel ilkeleri, uygulama süreci ve erken evre demans ve Alzheimer hastalarında klinik kullanımı ele alınmaktadır. Bulgular, BUT’nin bilişsel işlevler, yaşam kalitesi ve psikososyal iyilik hali üzerinde olumlu etkiler sunduğunu göstermektedir.

Anahtar Kelimeler: demans, Alzheimer hastalığı, bilişsel uyarım terapisi, erken evre, psikososyal müdahale


1. Giriş

Demans, birden fazla bilişsel alanın etkilendiği, ilerleyici ve günlük yaşam işlevselliğini bozan bir klinik sendromdur. Alzheimer hastalığı ise demans olgularının büyük bir bölümünden sorumludur. Hastalığın erken evresinde bellek sorunları, dikkat güçlükleri ve yürütücü işlevlerde bozulmalar görülmekle birlikte bireyler çoğu zaman günlük yaşamlarına kısmen bağımsız şekilde devam edebilmektedir. Bu dönem, psikososyal müdahalelerin en etkili olduğu evre olarak kabul edilmektedir (Prince et al., 2015).

Son yıllarda yapılan çalışmalar, bilişsel gerilemeyi tamamen durdurmanın mümkün olmamakla birlikte, uygun müdahalelerle işlevsel kapasitenin ve yaşam kalitesinin desteklenebileceğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda bilişsel uyarım terapisi, demans bakımında öncelikli olarak önerilen farmakolojik olmayan yaklaşımlar arasında yer almaktadır.


2. Bilişsel Uyarım Terapisinin Tanımı

Bilişsel Uyarım Terapisi, demans tanısı almış bireylerde bilişsel işlevleri aktif tutmayı amaçlayan, yapılandırılmış grup etkinliklerine dayalı bir psikososyal müdahaledir. Terapinin temel hedefi, bireyin bilişsel kapasitesini test etmek ya da performansını ölçmek değil; anlamlı ve keyifli etkinlikler aracılığıyla zihinsel etkinliği sürdürmektir (Spector et al., 2003).

BUT, bilişsel rehabilitasyondan farklı olarak telafi edici strateji öğretimine odaklanmaz. Bunun yerine dil, dikkat, bellek, yönelim ve problem çözme gibi alanları doğal etkileşimler yoluyla eş zamanlı olarak uyarır. Sosyal etkileşim, terapinin ayrılmaz bir bileşenidir ve terapötik etkinin önemli bir kısmı grup dinamiklerinden kaynaklanır.


3. Kuramsal ve Klinik İlkeler

3.1. Çok Boyutlu Bilişsel Uyarım

Bilişsel uyarım terapisi, tek bir bilişsel alanı izole biçimde ele almak yerine çoklu bilişsel süreçleri bütüncül bir yaklaşımla ele alır. Etkinlikler; konuşma, sınıflama, çağrışım ve problem çözme gibi görevler aracılığıyla farklı bilişsel alanları eş zamanlı olarak harekete geçirir (Woods et al., 2012).

3.2. Hata Yapmadan Öğrenme Yaklaşımı

BUT uygulamalarında performans baskısı oluşturulmaması temel ilkelerden biridir. Doğru–yanlış vurgusundan kaçınılır ve katılımcıların hata yapma kaygısı yaşamadan sürece katılması desteklenir. Bu yaklaşım, bireyin benlik saygısını korumayı ve terapiye katılım motivasyonunu artırmayı amaçlar.

3.3. Sosyal Etkileşim ve Duygusal Destek

Grup içi etkileşim, bilişsel uyarım terapisinin merkezinde yer alır. Sözel paylaşım, sıra alma, mizah ve ortak deneyimlerin paylaşılması; yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda duygusal ve sosyal işlevler üzerinde de olumlu etkiler yaratmaktadır (Spector et al., 2003).


4. Hedef Popülasyon

Bilişsel uyarım terapisi özellikle:

  • Hafif ve orta evre Alzheimer hastaları,

  • Hafif bilişsel bozukluk tanısı almış bireyler,

  • Erken evre diğer demans türlerine sahip hastalar
    için uygundur.

İleri evre demansta uygulama mümkün olmakla birlikte, seans süresinin kısaltılması ve duyusal uyarımın daha baskın hale getirilmesi önerilmektedir.


5. Uygulama Süreci

Standart bir bilişsel uyarım terapisi programı genellikle haftada iki kez uygulanan, 45–60 dakika süren ve toplamda 7–8 haftayı kapsayan seanslardan oluşur. Gruplar ideal olarak 5–8 katılımcıdan oluşmakta ve seanslar eğitimli sağlık profesyonelleri tarafından yürütülmektedir (Woods et al., 2012).

Seanslar yönelim çalışmalarıyla başlamakta, ısınma etkinlikleriyle devam etmekte ve yapılandırılmış bilişsel uyarım görevleriyle sürdürülmektedir. Seans sonunda katılımcılara olumlu geri bildirim verilmesi, terapötik sürecin önemli bir parçasıdır.


6. Kullanılan Etkinlikler

Bilişsel uyarım terapisi kapsamında:

  • Dil ve iletişim temelli etkinlikler,

  • Dolaylı bellek uyarımı,

  • Dikkat ve problem çözme görevleri,

  • Müzik, görsel materyal ve nesnelerle duyusal uyarım
    yaygın olarak kullanılmaktadır. Bellek performansını zorlayıcı, test benzeri uygulamalardan özellikle kaçınılmaktadır.


7. Aile ve Bakım Verenlerin Katılımı

Aile üyeleri ve bakım verenlerin bilişsel uyarım süreci hakkında bilgilendirilmesi, terapinin günlük yaşama genellenmesini kolaylaştırmaktadır. Bakım verenlerin düzeltici bir tutumdan ziyade destekleyici ve eşlik edici bir yaklaşım benimsemeleri, bireyin katılımını ve psikolojik iyilik halini güçlendirmektedir (Livingston et al., 2017).


8. Sonuç

Bilişsel uyarım terapisi, demans ve Alzheimer hastalığının erken evresinde bilişsel işlevlerin desteklenmesi ve yaşam kalitesinin korunması açısından etkili ve uygulanabilir bir müdahaledir. Farmakolojik tedavilere tamamlayıcı olarak kullanılması, bütüncül bakım anlayışını güçlendirmektedir. Erken dönemde düzenli ve yapılandırılmış şekilde uygulanan bilişsel uyarım programlarının, hastalığın işlevsel etkilerini azaltmada önemli katkılar sunduğu görülmektedir.


Kaynakça 

Livingston, G., Sommerlad, A., Orgeta, V., Costafreda, S. G., Huntley, J., Ames, D., … Mukadam, N. (2017). Dementia prevention, intervention, and care. The Lancet, 390(10113), 2673–2734. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(17)31363-6

Prince, M., Wimo, A., Guerchet, M., Ali, G. C., Wu, Y. T., & Prina, M. (2015). World Alzheimer report 2015: The global impact of dementia. Alzheimer’s Disease International.

Spector, A., Thorgrimsen, L., Woods, B., Royan, L., Davies, S., Butterworth, M., & Orrell, M. (2003). Efficacy of an evidence-based cognitive stimulation therapy programme for people with dementia. British Journal of Psychiatry, 183(3), 248–254. https://doi.org/10.1192/bjp.183.3.248

Woods, B., Aguirre, E., Spector, A. E., & Orrell, M. (2012). Cognitive stimulation to improve cognitive functioning in people with dementia. Cochrane Database of Systematic Reviews, (2), CD005562. https://doi.org/10.1002/14651858.CD005562.pub2



Demans Alzheimer Başlangıç Evresi Psikolojik Hedefler

 

Amaç

Hastanın kendini “yetersiz” değil, hala birçok beceriye sahip bir birey olarak görmesini sağlamak.

Temel Noktalar

  • Başlangıç evresinde kişilik, duygular ve birçok günlük beceri korunur

  • En sık görülen sorunlar:

    • Unutkanlık

    • Dikkat dağınıklığı

    • Kelime bulmada zorlanma

Psikolojik Stratejiler

  • Etiketleyici dilden kaçınma:
    ❌ “Sen artık unutkansın”
    ✅ “Bazen hepimiz hatırlamakta zorlanabiliriz”

  • Hastaya karar süreçlerinde söz hakkı vermek

  • Yapabildiği işlerin özellikle vurgulanması

📌 Yeterlilik temelli yaklaşım:

“Yapamadıklarına değil, yapabildiklerine odaklan.”


MODÜL 2: Benlik Saygısını Koruma ve Kimlik Desteği

Amaç

Hastanın kendini hâlâ “değerli ve işe yarar” hissetmesini sağlamak.

Korunan Yeterlilikler

  • Uzun süreli anılar

  • Hayat tecrübeleri

  • Ahlaki ve duygusal değerler

Müdahaleler

  • Geçmiş başarılar hakkında konuşmak

  • Fotoğraflar, müzikler, eski hikâyeler kullanmak

  • Hastayı “öğreten” konuma getirmek
    (Örneğin: “Bunu sen daha iyi bilirsin”)

📌 Psikolojik Etki:
Kimlik duygusu güçlenir, kaygı azalır.


MODÜL 3: Günlük Yaşamda Başarının Desteklenmesi

Amaç

Hastanın bağımsızlık hissini mümkün olduğunca sürdürmek.

Stratejiler

  • Karmaşık işleri küçük adımlara bölmek

  • Aynı rutinleri her gün benzer saatlerde yapmak

  • Hatırlatıcılar kullanmak:

    • Notlar

    • Takvim

    • Telefon alarmları

Örnek

❌ “İlaçlarını almayı unuttun”
✅ “İlaç saatimiz gelmiş olabilir, birlikte bakalım mı?”

📌 Yeterlilik temelli bakış:
Destek vermek = kontrolü tamamen almak değildir.


MODÜL 4: Duygusal Düzenleme ve Kaygı ile Baş Etme

Amaç

Korku, utanç ve öfke gibi duyguların azaltılması.

Sık Görülen Duygular

  • “Bir şeyleri kaybediyorum” korkusu

  • Başkalarına yük olma endişesi

Psikolojik Müdahaleler

  • Duyguyu inkâr etmemek

    • “Böyle hissetmen çok anlaşılır”

  • Tartışmak yerine duyguyu yatıştırmak

  • Nefes egzersizleri ve sakinleştirici rutinler

📌 Önemli:
Duygular hatırlamadan daha uzun süre korunur.


MODÜL 5: İletişimde Güçlendirici Yaklaşım

Amaç

Hastayla iletişimi sürdürmek ve çatışmayı azaltmak.

Etkili İletişim İlkeleri

  • Kısa ve net cümleler

  • Göz teması

  • Yavaş ve sakin konuşma

  • Aynı soruyu tekrar sorsa bile sabırlı olmak

Kaçınılması Gerekenler

❌ Düzeltmek
❌ Test eder gibi soru sormak
❌ Küçümseyici ton

📌 Yeterlilik temelli iletişim:
Anlaşılmak, hatırlamaktan daha değerlidir.


MODÜL 6: Sosyal Katılım ve Anlamlı Roller

Amaç

Hastanın toplumdan ve aileden kopmamasını sağlamak.

Stratejiler

  • Ev içinde küçük sorumluluklar

  • Grup aktiviteleri (yürüyüş, sohbet)

  • Hobilerin sadeleştirilerek sürdürülmesi

Örnek

  • Çiçek sulamak

  • Sofra hazırlığına yardım

  • Torunlarla zaman geçirmek

📌 Psikolojik Kazanç:
İşe yarama hissi depresyon riskini azaltır.


MODÜL 7: Hasta Yakınları İçin Psikolojik Denge

Amaç

Bakım verenin tükenmesini önlemek.

Öneriler

  • Mükemmel olmaya çalışmamak

  • Destek istemekten çekinmemek

  • Hastanın davranışlarını “kasıt” olarak yorumlamamak

📌 Unutulmaması gereken:
Hasta değişiyor, ama hâlâ aynı insan.


SON SÖZ

Başlangıç evresinde demans ve Alzheimer sadece kayıplarla değil, korunan becerilerle de tanımlanır.
Psikolojik müdahalelerin temel amacı:

Hastanın yeterliliğini korumak, onurunu desteklemek ve yaşam kalitesini artırmaktır

Boşanma sonrası Baba Çocuk ilişkileri

 Boşanma sonrası Baba Çocuk ilişkileri

“Baba olmak, aynı evde olmak değil; aynı duyguda kalabilmektir.”

1. BABA ROLÜNÜ YENİDEN TANIMLAMAK

Gerçek:

Velayet sizde olmayabilir; fakat babalık kimliğiniz hâlâ merkezîdir.

Bu ne anlama gelir?

• Baba, çocuğun hayatında “yardımcı figür” değil

• Kimlik oluşturan ana bağlardan biridir

Kendinize hatırlatın:

• Ben çocuğumun misafiri değilim

• Ben onun babasıyım

2. SÜREKLİLİK: ÇOCUĞUN GÜVEN KAYNAĞI

Çocuk için güven = Tahmin edilebilir baba

Yapılması Gerekenler:

• Görüş günleri net ve değişmez olsun

• Saatinde gelin, söz verdiğinizde gelin

• Gelemeyecekseniz önceden ve net bildirin

Kaçınılması Gerekenler:

• Son dakika iptalleri

• “Bu hafta yoğunum” alışkanlığı

• Telafisiz gecikmeler

Unutmayın:

Bir kez değil, defalarca söz tutulduğunda baba güvenilir olur.

3. ANNE İLE İLİŞKİ: ÇOCUĞUN RUH SAĞLIĞINI KORUMAK

Altın Kural:

Çocuk, anne–baba arasındaki gerilimin taşıyıcısı değildir.

Asla Yapmayın:

• Anne hakkında olumsuz konuşmak

• Çocuğu taraf seçmeye zorlamak

• “Annen izin vermedi” söylemiyle suç aktarmak

Doğru Dil:

• “Bunu annenle birlikte konuşacağız.”

• “Bu konuda annenin fikrine de saygı duyuyorum.”

Sonuç:

Çocuk iki ebeveyni de sevmek için savaşmak zorunda kalmaz.

4. NİTELİKLİ ZAMAN: AZ AMA GERÇEK

Baba zamanı = Dikkatin tamamı

Nitelikli Zamanın 3 Şartı:

1. Telefon yok

2. Acele yok

3. Gerçek ilgi var

İyi Sorular:

• “Bugün seni en çok ne mutlu etti?”

• “Bir şey seni zorladı mı?”

Kaçının:

• Sorgu gibi sorulardan

• Öğüt bombardımanından

• Sürekli öğretici rolden

Bazen baba, sadece dinleyendir.

5. DİSİPLİN VE SINIRLAR: “EĞLENCE BABASI” TUZAĞI

Çocuk şunu hissetmeli:

“Babam beni sever ve sınırlar.”

Denge:

• Aşırı serbest baba → Güvensizlik

• Aşırı otoriter baba → Uzaklık

Uygulama:

• Annenin koyduğu temel kuralları bilin

• Çelişmeyin

• Kuralları sakin ve net ifade edin

Baba otoritesi bağırarak değil, tutarlılıkla kurulur.

6. DUYGULAR: ALAN AÇIN, YÜK BIRAKMAYIN

Çocuk, sizin duygusal destekçiniz değildir.

Yapabilirsiniz:

• “Ayrılığımız seni nasıl etkiledi?”

• “Bazen üzülmen normal.”

Yapmamalısınız:

• Kendi öfkenizi anlatmak

• Anneyi suçlamak

• “Ben çok mağdurum” dili

Baba güçlü olmak zorunda değil,

ama çocuğa yük olmamak zorundadır.

7. ERKEK ÇOCUK – KIZ ÇOCUK FARKI (KISA AMA KRİTİK)

Erkek çocuk için baba:

• Kimlik modeli

• Duygu regülasyonu örneği

Kız çocuk için baba:

• Güven ve sınır deneyimi

• İlerideki ilişkilerin duygusal temeli

Her iki durumda da:

Saygılı, tutarlı ve şefkatli baba = sağlıklı yetişkin

8. UZUN VADELİ BAKIŞ: “BUGÜN DEĞİL, YARIN”

Kendinize sık sık şunu sorun:

“Çocuğum 20 yaşına geldiğinde

beni nasıl hatırlasın istiyorum?”

• Gelip giden biri mi?

• Yoksa her şartta var olan baba mı?

Cevabınız, bugünkü davranışlarınızı belirler.

KISA KONTROL LİSTESİ (BABALAR İÇİN)

☐ Sözlerimi tutuyor muyum?

☐ Anneyi çocuğun yanında koruyor muyum?

☐ Telefonu kenara bırakabiliyor muyum?

☐ Eğlence değil güven sunuyor muyum?

☐ Çocuğumun yükünü almadan yanında durabiliyor muyum?

SON SÖZ

Velayet bir hukuki düzenlemedir.

Babalık ise bir duruştur.

Çocuğunuz sizi:

• Ne kadar kaldığınızla değil

• Nasıl kaldığınızla hatırlayacak.