Efe ve Elif: Duvar Dibindeki Sessizlik ve Aynadaki Çığlık Bugün sizinle danışmanlık odamızın kapısını aralayacağız ve zaman tünelinde kısa bir yolculuğa çıkacağız. Önce ilkokul bahçesinin o gürültülü ama bir o kadar da sessiz köşesine, sekiz yaşındaki Efe'nin yanına gideceğiz. Oradan kalkıp ortaokulun son zilinin ardından, on dört yaşındaki Elif'in aynanın karşısındaki o gergin, öfkeli ama bir o kadar da çaresiz sessizliğine konuk olacağız. Çünkü akran zorbalığı dediğimiz o karmaşık ağ, sabit bir yaşa ya da tek bir yönteme hapsolmaz. Sekiz yaşında bir simidi parçalayarak kendini görünmez kılmaya çalışan Efe de, on dört yaşında "O markaya sahip değilsen yoksun" diyen sinsi bakışların arasında ezilen Elif de aslında aynı ortak çığlığı fısıldayor: "Beni gör, beni duy, bu dünyada güvende olduğumu bana hissettir." Ama bu iki hikâye aynı değil. Yaş değişince zorbalığın biçimi, gücün kaynağı ve bizim yapmamız gereken de değişiyor. Gelin, bu iki hikâyenin üzerinde...
Bu bölümde sesimi biraz yavaşlatacağım. Çünkü bazı konular aceleyle anlatıldığında, insanın asıl meselesini gözden kaçırabiliriz. Ben bir psikoloğum. Davranış bilimleri alanında çalışıyorum. Bugün Multipl Skleroz, yani MS ile yaşayan insanların ruhsal yolculuğundan söz edeceğim. Tıbbi bir ders vermeyeceğim; bunun için nörolojinin ve tedavi ekibinin yetkin alanı var. Ben başka bir şeye bakmak istiyorum: Bir tanıyla birlikte bütünüyle değişen hayata, belirsizliğe ve insanın kendi bedeniyle yeniden kurmak zorunda kaldığı o zorlu ilişkiye. Bu yazıyı MS ile yaşayanlara, onlara bakım veren yakınlarına ve henüz belirtilerle tanı arasında o arafta bekleyenlere armağan ediyorum. Bir hastalık tanısı aldığınızda, kendinizi aniden sisli bir dağın yamacında bulursunuz. Aşağıdaki hayatınız hâlâ oradadır: Eviniz, işiniz, sevdikleriniz, yarım bıraktığınız kitaplar… Fakat artık dünyaya başka bir yükseklikten bakarsınız. Bazı şeyler küçülür, bazıları ilk kez korkutucu bir netlikle belirginl...