Muhterem Benliğimizin Kendini Okşama Törenleri Öz Şefkat, Narsisizm ve Sorumluluktan Kaçış Üzerine Bugün biraz kendimize bakalım istiyorum. Ama öyle aynanın karşısına geçip saçımızı başımızı düzeltmekten, kendimize güzel sözler fısıldamaktan bahsetmiyorum. Daha ziyade, kendimize bakarken neyi görüp neyi ısrarla görmezden geldiğimizden söz ediyorum. Malum, çağımızın en makbul, en kârlı uğraşlarından biri kendimizle ilgilenmek. Kendimizi keşfediyoruz, kendimizi seviyoruz, kendimize alan açıyoruz, kendimize şefkat gösteriyoruz. Hatta bazen kendimize o kadar çok alan açıyoruz ki… başkalarına basacak yer kalmıyor. Bir süredir etrafımızda dolaşan birtakım cümleler var: “Kendine iyi davran.” “Kendini sakın yargılama.” “Bedenini dinle.” “Sınırlarını çiz.” “Önce kendini sev.” Bunların hepsi kulağa pek hoş geliyor. Hatta bir kısmı, insanın kendisiyle kurduğu ilişki bakımından son derece anlamlı. İnsan kendisine sürekli düşmanlık ederek iyileşemez; bunu biliriz. Kendi kusurlarını g...
Efe ve Elif: Duvar Dibindeki Sessizlik ve Aynadaki Çığlık Bugün sizinle danışmanlık odamızın kapısını aralayacağız ve zaman tünelinde kısa bir yolculuğa çıkacağız. Önce ilkokul bahçesinin o gürültülü ama bir o kadar da sessiz köşesine, sekiz yaşındaki Efe'nin yanına gideceğiz. Oradan kalkıp ortaokulun son zilinin ardından, on dört yaşındaki Elif'in aynanın karşısındaki o gergin, öfkeli ama bir o kadar da çaresiz sessizliğine konuk olacağız. Çünkü akran zorbalığı dediğimiz o karmaşık ağ, sabit bir yaşa ya da tek bir yönteme hapsolmaz. Sekiz yaşında bir simidi parçalayarak kendini görünmez kılmaya çalışan Efe de, on dört yaşında "O markaya sahip değilsen yoksun" diyen sinsi bakışların arasında ezilen Elif de aslında aynı ortak çığlığı fısıldayor: "Beni gör, beni duy, bu dünyada güvende olduğumu bana hissettir." Ama bu iki hikâye aynı değil. Yaş değişince zorbalığın biçimi, gücün kaynağı ve bizim yapmamız gereken de değişiyor. Gelin, bu iki hikâyenin üzerinde...