Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Alzheimer Hasta Yakını Olmak

 Demans hastasının yakını olmak, zamana karşı verilen sessiz ve uzun soluklu bir mücadeledir. Bu mücadele, yalnızca tıbbi terimlerle açıklanamayacak kadar insani; yalnızca sabırla taşınamayacak kadar ağırdır.  Çünkü demans, bir insanın anılarının yavaş yavaş silinmesi değil sadece, o anılarla kurulmuş ilişkilerin de çözülmesidir. Aynı yüzlere her gün yeniden kendini tanıtmak, aynı hikâyeleri her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi karşılamak gerekir. Tanıdık olan yabancılaşır; yabancı olan ise evin içine yerleşir. Yakın olmak, bu süreçte fiziksel bir mesafeden çok daha fazlasını ifade eder. Demans hastasının yakını, geçmişin bekçisi olur. Hasta artık hatırlayamadığında, onun yerine hatırlamakla yükümlüdür: çocukluğunu, sevdiklerini, kırgınlıklarını, hatta kendini. Bu bir tür emanettir; kırılgan, ağır ve vazgeçilmez. Zamanla roller yer değiştirir. Bir zamanlar yol gösteren, şimdi yolunu kaybetmektedir; bir zamanlar koruyan, şimdi korunmaya muhtaçtır. Bu tersine dönüş, insanın iç...

İç Gõrü Özbakımdır

  İç Gõrü Özbakımdır Özbakım denildiğinde çoğu zaman akla dinlenmek, sağlıklı beslenmek ya da keyif veren aktiviteler gelir. Oysa özbakım yalnızca bedensel ihtiyaçları karşılamakla sınırlı değildir. Kişinin kendini tanıması, iç dünyasını fark etmesi ve yaşadıklarına anlam verebilmesi de özbakımın en temel parçalarından biridir. İşte bu noktada içgörü, yani kişinin kendi duygu, düşünce ve davranışlarını anlayabilme kapasitesi, güçlü bir özbakım aracına dönüşür. İçgörü Nedir? İçgörü; “Ben şu anda ne hissediyorum?”, “Bu durumda neden böyle tepki verdim?”, “Bu düşünce nereden geliyor?” gibi sorulara dürüstçe bakabilme becerisidir. Kişinin kendini yargılamadan gözlemleyebilmesi ve içsel süreçleri arasında bağlantı kurabilmesidir. İçgörü, kusursuz olmak değil; farkında olmak demektir. İçgörü Neden Özbakımdır? İçgörü geliştikçe kişi, zorlayan duyguların içinde kaybolmak yerine onları anlamlandırabilir. Bu da duyguların daha yönetilebilir hale gelmesini sağlar. Ne yaşadığını bilen bir kişi...

Anksiyete ,Varoluş ve Sonrası

  Varoluşun Gölgesinde Anksiyete Varoluşçu psikoloji açısından anksiyete, bastırılması gereken patolojik bir hata değil; insan olmanın bedeli, bilinçli bir varlığın kaçınılmaz eşlikçisidir. Kierkegaard’ın deyimiyle anksiyete, “özgürlüğün baş dönmesi”dir. İnsan, kendi varlığının farkına vardığı anda yalnızca seçeneklerini değil, bu seçeneklerin sorumluluğunu da omuzlarında hisseder. İşte bu yük, anksiyetenin asli kaynağıdır. Varoluşçu çerçevede anksiyete; ölümün kaçınılmazlığı, anlamın kesin olmayışı, özgürlüğün ağırlığı ve insanın temel yalnızlığıyla yüzleştiği noktada ortaya çıkar. Bu bağlamda anksiyete, dışsal bir tehditten ziyade içsel bir farkındalığın ürünüdür. Kişi, “Ne olacağım?” sorusunu sormaya başladığında, artık geri dönüşü olmayan bir bilinç eşiğini aşmıştır. Anksiyetenin Patolojikleştirilmesine Bir İtiraz Modern psikoloji çoğu zaman anksiyeteyi hızla semptomlara indirger; azaltılması, susturulması ve mümkünse ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlık olarak ele alır...

Ergenlerle İletişmde Güvenmi , Denetim mi?

  Ergenlerle İlişkide Denetim mi, Güven mi? Ergenlik dönemi, bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçerken kimlik geliştirdiği, bağımsızlık arayışının yoğunlaştığı ve duygusal dalgalanmaların sık yaşandığı kritik bir süreçtir.  Bu dönemde ebeveynler için en zorlayıcı konulardan biri, çocuklarını nasıl yönlendirecekleri ve hangi yaklaşımın daha sağlıklı olacağıdır. Sıklıkla başvurulan denetim temelli tutumlar, kısa vadede güvenli bir çözüm gibi görünse de uzun vadede ergenin gelişimini olumsuz etkileyebilir. Buna karşın, güven temelli ebeveyn-ergen ilişkisi hem bireysel gelişimi destekler hem de daha sağlam bir iletişim zemini oluşturur. Aşırı denetim, ergenin kendini sürekli kontrol altında hissetmesine neden olur. Bu durum, gencin içsel sorumluluk geliştirmesini engelleyerek davranışlarını yalnızca cezadan kaçınmak için düzenlemesine yol açabilir.  Ayrıca yoğun denetim, ergenin ebeveynlerinden uzaklaşmasına, düşünce ve duygularını gizlemesine neden olabilir. Sonuç olarak, ...

Varoluşun Değişen Sancıları

  Algoritmik Sessizlik: Yapay Zeka Çağında Varoluşçu Yalnızlık Modern insanın yalnızlığı, artık sadece kalabalıklar içinde kaybolmakla açıklanamaz. Bugünün yalnızlığı daha sofistike, daha sessiz ve daha ironiktir: İnsan, kendisini anlamak üzere tasarladığı makineler tarafından çevrelenmişken, hiç olmadığı kadar anlaşılmamış hissetmektedir. Varoluşçu bir eksende bakıldığında, yapay zeka yalnızca teknolojik bir araç değil; insanın kendi ontolojik boşluğunu yansıttığı distopik bir aynadır. Varoluşçuluk, insanı “dünyaya fırlatılmış” bir varlık olarak tanımlar. Anlam hazır değildir; insan onu yaratmak zorundadır. Ancak yapay zekanın yükselişiyle birlikte bu yaratma yükü kısmen algoritmalara devredilmiştir. Tavsiyeler, karar destek sistemleri, hatta duygusal eşlik uygulamaları, insanın seçim yapma kaygısını azaltmayı vaat eder. Ne var ki bu vaat, özgürlüğün hafiflemesi değil, sorumluluğun buharlaşması pahasına gerçekleşir. Sartre’ın “özgürlüğe mahkûm” insanı, artık özgürlüğünü optimize e...

Bilişsel Yorgunluk Davranış Değişimi

  Zihnin Ayar Düğmeleri: Nöromodülasyon Modern insanın en büyük paradokslarından biri şudur: Hiç bu kadar zihinsel olarak uyarılmamıştık, ama hiç bu kadar da zihinsel olarak yorgun olmamıştık. Gün boyu akan bildirimler, karar yükü, çoklu görev beklentisi ve sürekli dikkat talebi, beynin evrimsel sınırlarını zorluyor. Bu noktada sahneye üç güçlü kavram çıkıyor: nöromodülasyon, bilişsel yorgunluk ve davranış değişimi. Bu üçlü, zihinsel performansımızın arka planında işleyen görünmez bir denge mekanizmasını oluşturuyor. Beynin Gizli Orkestra Şefi: Nöromodülasyon Nedir? Beyni çoğu zaman bir kablo ağı gibi düşünürüz: Nöronlar sinyalleri iletir, bilgi akar. Oysa bu ağın nasıl, ne hızda ve hangi öncelikle çalışacağını belirleyen daha derin bir katman vardır: nöromodülasyon. Nöromodülatörler (dopamin, serotonin, noradrenalin, asetilkolin gibi), nöronlar arası iletişimi doğrudan mesaj taşımaktan ziyade, iletişimin tonunu ve hassasiyetini ayarlar. Bir anlamda beynin “ayar düğmeleri”dir. Aynı...

Beyaz Yaka Çalışanlarında Stres ve Dikkat Bozuklukları

Beyaz Yaka Çalışanlarında Stres ve Dikkat Bozuklukları Modern çalışma hayatı, özellikle beyaz yaka çalışanları için, dijital dünyanın sunduğu imkânlarla birlikte köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Zaman ve mekân sınırlarını ortadan kaldıran teknolojik araçlar, verimlilik ve hız vaadiyle iş süreçlerini yeniden şekillendirirken, görünmeyen fakat derin etkiler bırakan bir psikolojik yükü de beraberinde getirmiştir. Bu yük, çoğu zaman stres ve dikkat bozuklukları şeklinde tezahür ederek bireyin hem mesleki performansını hem de zihinsel bütünlüğünü tehdit etmektedir. Dijital dünya, beyaz yaka çalışanlarının günlük rutinine kesintisiz bir uyarıcı bombardımanı sunar. E-postalar, anlık mesajlaşma uygulamaları, çevrim içi toplantılar ve proje yönetim araçları arasında gidip gelen zihin, sürekli bir “tetikte olma” hâline zorlanır. Bu durum, kısa vadede üretkenlik artışı yanılsaması yaratırken, uzun vadede bilişsel yorgunluk ve kronik stresin temel kaynağı hâline gelir. Zira insan zihni, doğası gereğ...

Migren ve Bilişsel Iṣlevler

 Migren ve Beyin: Zihinsel Bir Yolculuk Giriş: Migren Sadece Baş Ağrısı Değildir Hepimiz migreni “şiddetli baş ağrısı” olarak biliriz. Ama migren sadece ağrı değildir. Beynin düşünme, odaklanma ve hafıza sistemlerini de etkileyebilir.  Migren sırasında insanlar sıkça şöyle der: “Beynimin sisli olduğunu hissediyorum” veya “Basit kelimeleri bulmakta zorlanıyorum”. Bu sözler, nöropsikolojinin gözlemlediği bilişsel değişimlerin günlük yaşamdaki yansımalarıdır. Migren, dikkat, bellek, işlemleme hızı ve yürütücü işlevleri etkileyebilir. Popüler bilim açısından düşünürsek: Beyniniz hem ağrıyı hem de çevredeki uyarıları yönetmek zorundadır. Bu ekstra yük, zihinsel performansı doğal olarak düşürür. Dikkat: Beynin İşlem Gücü Bölünüyor Migren sırasında dikkat, en çok etkilenen bilişsel alanlardan biridir. Dikkat, tek bir işe odaklanabilme ve dikkati sürdürebilme kapasitesi olarak ikiye ayrılır: • Sustained attention (sürdürülen dikkat): Uzun süreli bir göreve odaklanabilme yeteneği • Sel...

Migren ve Bilişsel Yorgunluk

  Migren çoğumuzun bildiği bir “kötü baş ağrısı” gibi görünse de, aslında beynin karmaşık bir fırtınayı andıran nörolojik süreçlerinden doğar.  Işığa tahammülsüzlük, mide bulantısı, zonklayıcı ağrı… Bunlar tanıdık gelebilir. Fakat migrenin daha az konuşulan ve bazen ağrıdan bile daha zorlayıcı olabilen başka bir yönü daha var: bilişsel yorgunluk, yani zihnin enerji kaybetmiş gibi hissedilmesi. Peki migren, beynimizin düşünme gücünü neden ve nasıl etkiliyor? Zihinsel Sis: Bilişsel Yorgunluk Nedir? Bilişsel yorgunluk, basitçe “zihinsel tükenmişlik” olarak tanımlanabilir. Kişi düşünmekte, odaklanmakta, karar vermekte veya kelime bulmakta zorlanabilir. Örneğin, bir cümleyi toparlayamamak, kolay bir soruyu yanıtlayamamak veya yapılacak işleri sıralayamamak günlük yaşamda ciddi zorluklar yaratır. Migrende bu durum öyle yaygındır ki, birçok kişi “beynimin üstüne sis çöktü” ifadesini kullanır. Migren Beyinde Neler Oluyor? Migren sadece ağrı oluşturmuyor; aynı zamanda beynin farklı böl...

Yetersizlik Duygusu ve Mükemmeliyetçilik Arasındaki İlişki: Depresyon Riski Üzerindeki Etkileri

  Giriş Yetersizlik duygusu ve mükemmeliyetçilik, günümüz toplumunda giderek daha fazla karşılaşılan psikolojik durumlar olup, bireylerin ruhsal sağlığını derinden etkileyebilecek potansiyellere sahiptir. Her iki durum da, bireylerin kendilerine ve çevrelerine dair beklentilerinin aşırı yüksek olmasından kaynaklanabilir ve bu durum depresyon gibi daha ciddi psikolojik hastalıklarla ilişkilendirilebilir. Bu makale, yetersizlik duygusu ve mükemmeliyetçilik arasındaki ilişkiyi, bu durumların depresyon riski üzerindeki etkilerini psikolojik bir perspektiften incelemeyi amaçlamaktadır. 1. Yetersizlik Duygusu ve Tanımı Yetersizlik duygusu, bireyin kendisini yeterli görmemesi, sürekli olarak eksik ve başarısız olduğuna inanması halidir. Bu duyguyu deneyimleyen kişiler, kendilerini diğer insanlarla kıyaslarlar ve genellikle kendi potansiyellerini küçümseyerek, başarılarını ve değerlerini göz ardı ederler. Yetersizlik hissi, genellikle düşük özsaygı ve güven duygusu ile bağlantılıdır. ...

Mükemmeliyetçilik ve Depresyon İlişkisi: Psikolojik Perspektiften Bir Değerlendirme

  Giriş Mükemmeliyetçilik, bireylerin kendilerine, başkalarına ve çevrelerine yönelik yüksek ve genellikle ulaşılması zor hedefler belirledikleri bir psikolojik özellik olarak tanımlanabilir. Mükemmeliyetçilik, özellikle son yıllarda depresyon gibi psikolojik rahatsızlıkların gelişiminde önemli bir risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Mükemmeliyetçi bireyler, başarılarının geçici olduğunu düşündüklerinden, çoğu zaman içsel tatmin duygusuna ulaşmakta zorluk çekerler. Bu durum, depresyon riskini artırabilir. Bu makalede, mükemmeliyetçilik ve depresyon arasındaki ilişki daha derinlemesine incelenecek ve bu ilişkiyi anlamak için çeşitli psikolojik perspektiflerden faydalanılacaktır. 1. Mükemmeliyetçilik ve Tanımı Mükemmeliyetçilik, bireylerin kendilerine, başkalarına ve çevrelerine yönelik gerçekçi olmayan, çok yüksek beklentiler ve standartlar koyması durumudur. Mükemmeliyetçi bireyler, en küçük hatayı bile büyük bir başarısızlık olarak görme eğilimindedir. Mükemmeliyetçili...

Digital dunya ADHD ve Dùrtù kontrol bozuklukları

Dijital Çağda Dikkat ve Dürtüsellik: ADHD Üzerine Bir Değerlendirme Modern yaşamın hızla akan dijital trafiği, bilişsel süreçlerimizi ve sosyal ilişkilerimizi derinden sarsıyor. Bu dönüşümden en fazla etkilenen grupların başında ise Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (ADHD) ile Dürtü Kontrol Bozukluğu yaşayan bireyler geliyor. Sosyal medya, kısa formatlı videolar ve oyunların sunduğu "hızlı dopamin", ADHD’nin temel belirtilerini daha görünür ve şiddetli hale getiriyor. 1. Nörobiyolojik Temeller: Beynin Fren Sistemi ADHD ve dürtü kontrolü, beynin prefrontal korteks adı verilen bölgesindeki işlevsel farklılıklarla doğrudan ilişkilidir. Bu bölge; dikkatimizi düzenleyen, davranışlarımızı dizginleyen ve plan yapmamızı sağlayan "yönetici merkez"dir. Dopamin ve noradrenalin sistemlerindeki farklılıklar, bireyi uzun vadeli hedefler yerine kısa vadeli, anlık ödüllere yöneltir. Dijital platformların sunduğu "beğeni" ve "bildirim" mekanizmaları,...

Çağın Vebası Dürtü Kontrol Bozukluğu

  Dürtü Kontrol Bozukluğu: Aile ve İlişkilerdeki "Görünmez" Engel Anlık bir öfke patlaması, düşünmeden söylenen kırıcı bir söz veya sonu düşünülmeyen bir eylem... Dürtü Kontrol Bozukluğu (DKB), sadece bireysel bir psikolojik durum değil, aynı zamanda aile içi dinamikleri ve partner ilişkilerini sarsan bir fırtınadır. Peki, kontrol edilemeyen bu dürtüler en yakınlarımızla olan bağlarımızı nasıl etkiliyor? Dürtü Kontrol Bozukluğu Nedir? En temel tanımıyla DKB; bireyin kendine veya başkasına zarar verebilecek bir eylemi gerçekleştirme dürtüsüne karşı koyamamasıdır. Bu durum bir "karakter zayıflığı" değil, nöropsikolojik bir süreçtir. Ancak bu sürecin sosyal yansımaları, özellikle en güvenli limanımız olan aile içinde derin yaralar açabilir. 1. Aile Dinamiklerinde DKB: Huzurdan Kaosa Aile, duygusal bir alışveriş merkezidir. Dürtü kontrolü zayıf bir bireyin varlığı, bu alışverişteki dengeyi bozar. İletişim Kazaları: Düşünmeden hareket etme eğilimi, aile içinde "s...