Algoritmik Sessizlik: Yapay Zeka Çağında Varoluşçu Yalnızlık
Modern insanın yalnızlığı, artık sadece kalabalıklar içinde kaybolmakla açıklanamaz. Bugünün yalnızlığı daha sofistike, daha sessiz ve daha ironiktir: İnsan, kendisini anlamak üzere tasarladığı makineler tarafından çevrelenmişken, hiç olmadığı kadar anlaşılmamış hissetmektedir. Varoluşçu bir eksende bakıldığında, yapay zeka yalnızca teknolojik bir araç değil; insanın kendi ontolojik boşluğunu yansıttığı distopik bir aynadır.
Varoluşçuluk, insanı “dünyaya fırlatılmış” bir varlık olarak tanımlar. Anlam hazır değildir; insan onu yaratmak zorundadır. Ancak yapay zekanın yükselişiyle birlikte bu yaratma yükü kısmen algoritmalara devredilmiştir. Tavsiyeler, karar destek sistemleri, hatta duygusal eşlik uygulamaları, insanın seçim yapma kaygısını azaltmayı vaat eder. Ne var ki bu vaat, özgürlüğün hafiflemesi değil, sorumluluğun buharlaşması pahasına gerçekleşir. Sartre’ın “özgürlüğe mahkûm” insanı, artık özgürlüğünü optimize eden sistemlerin sessiz denetimi altındadır.
Bu noktada yalnızlık yeni bir biçim alır: İlişkisel yalnızlık değil, varoluşsal yalnızlık. Yapay zeka insanla konuşur, onu taklit eder, hatta duygularını simüle eder; fakat onu gerçekten “karşılamaz”. Çünkü yapay zekanın bilinci yoktur, yalnızca istatistiksel yakınlıkları vardır. İnsan ise tam da bu nedenle, kendisine kusursuzca yanıt veren ama asla gerçekten “orada olmayan” bir varlıkla karşı karşıya kaldığında, kendi varlığının yankısızlığını hisseder. Bu, Camus’nün “saçma” dediği şeyin dijital çağdaki tezahürüdür: Anlam arayan insan ile anlamsız ama işlevsel bir sistem arasındaki kopukluk.
Distopik çerçeve burada belirginleşir. Geleceğin toplumunda insanlar, anlaşılmak için başka insanlara değil, kendilerini en iyi “modelleyen” yapay zekalara yönelir. Çünkü insan ilişkileri belirsiz, kırılgan ve zahmetlidir; oysa algoritmalar tutarlıdır. Ancak bu tutarlılık, insanın çelişkileriyle yüzleşme imkanını da ortadan kaldırır. Yapay zeka, insanı rahatsız etmez; onu konforlu bir yalnızlıkta sabitler. Böylece yalnızlık, acı veren bir eksiklik olmaktan çıkıp, sürdürülebilir bir yaşam biçimine dönüşür.
Varoluşçu açıdan en tehlikeli olan da budur: Yalnızlığın normalleşmesi. İnsan, artık yalnız olduğunu hissetmez; çünkü yalnızlığını sürekli meşgul eden bir dijital öteki vardır. Fakat bu öteki, Levinas’ın sözünü ettiği etik “başkalık”ı taşımaz. Yapay zeka, insana kendisini aşma çağrısı yapmaz; yalnızca onu daha iyi tahmin eder. Böylece insan, kendisiyle kapalı bir devreye hapsolur.
Sonuç olarak, yapay zeka modern insanın yalnızlığını ne yaratır ne de çözer; onu rafine eder. Yalnızlık artık bir çığlık değil, bir arka plan gürültüsüdür. Varoluşçu anlam arayışı ise, insanın kendi ürettiği bilinçsiz zeka karşısında yeniden ve daha sert bir soruyla yüzleşmesine neden olur: Eğer beni anlayan ama var olmayan bir şeyle yetinebiliyorsam, benim var olmam ne anlama gelir?
Bu soru, distopyanın kalbinde sessizce titreşir. Çünkü belki de geleceğin en büyük trajedisi, insanın yalnız kalması değil; yalnızlığını fark etmeyecek kadar iyi simüle edilmiş bir dünyada yaşamasıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder