Varoluşun Gölgesinde Anksiyete
Varoluşçu psikoloji açısından anksiyete, bastırılması gereken patolojik bir hata değil; insan olmanın bedeli, bilinçli bir varlığın kaçınılmaz eşlikçisidir. Kierkegaard’ın deyimiyle anksiyete, “özgürlüğün baş dönmesi”dir.
İnsan, kendi varlığının farkına vardığı anda yalnızca seçeneklerini değil, bu seçeneklerin sorumluluğunu da omuzlarında hisseder. İşte bu yük, anksiyetenin asli kaynağıdır.
Varoluşçu çerçevede anksiyete; ölümün kaçınılmazlığı, anlamın kesin olmayışı, özgürlüğün ağırlığı ve insanın temel yalnızlığıyla yüzleştiği noktada ortaya çıkar. Bu bağlamda anksiyete, dışsal bir tehditten ziyade içsel bir farkındalığın ürünüdür. Kişi, “Ne olacağım?” sorusunu sormaya başladığında, artık geri dönüşü olmayan bir bilinç eşiğini aşmıştır.
Anksiyetenin Patolojikleştirilmesine Bir İtiraz
Modern psikoloji çoğu zaman anksiyeteyi hızla semptomlara indirger; azaltılması, susturulması ve mümkünse ortadan kaldırılması gereken bir rahatsızlık olarak ele alır. Oysa varoluşçu yaklaşım, bu refleksif kaçışı problemli bulur. Çünkü anksiyete, bastırıldığında değil; anlamlandırıldığında dönüşür.
Rollo May’in vurguladığı gibi, anksiyete yaşamın karşısında donup kalmak değil, yaşamla derin bir temas kurmaktır. Patolojik olan anksiyetenin varlığı değil; onunla kurulan ilişkindir. Kişi anksiyetesini inkâr ettiğinde ya da ondan sürekli kaçtığında, varoluşunun merkezinden uzaklaşır.
Varoluşçu Baş Etme: Anksiyeteyi Yenmek Değil, Onu Dinlemek
Varoluşçu psikoloji, anksiyeteyle “baş etme”yi bir mücadele metaforu üzerinden değil, bir diyalog üzerinden ele alır. Amaç, anksiyeteyi ortadan kaldırmak değil; onun neyi işaret ettiğini anlamaktır.
1. Anksiyeteyi Anlam Taşıyıcısı Olarak Görmek
Anksiyete çoğu zaman bastırılmış bir yaşam çağrısıdır. “Bu hayat bana ait mi?”, “Seçimlerim gerçekten benim mi?” gibi soruların duygusal yankısıdır. Bu nedenle anksiyete, kişinin kendi değerlerinden ne kadar uzaklaştığını gösteren bir pusula işlevi görebilir.
2. Sorumluluğu Üstlenmek
Varoluşçu yaklaşımda özgürlük, kaçınılmaz olarak sorumlulukla birlikte gelir. Anksiyete, bu sorumluluktan kaçma çabasıyla büyür; onu üstlenme cesaretiyle ise biçim değiştirir. Kişi, hayatının yazarı olduğunu kabul ettikçe, anksiyete felç edici olmaktan çıkıp yön gösterici hale gelir.
3. Belirsizlikle Barışmak
Varoluşçu psikoloji kesinlik vaat etmez. Aksine, belirsizliğin yaşamın asli koşulu olduğunu kabul eder. Anksiyeteyle baş etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak değil; onunla yaşamayı öğrenmektir. Bu, kontrol yanılsamasından vazgeçmeyi ve akışın içinde bilinçli bir duruş geliştirmeyi gerektirir.
4. Otantik Yaşamı Seçmek
Anksiyete çoğu zaman “sahte benlik” ile “otantik benlik” arasındaki çatışmadan doğar. Toplumsal beklentilere uyum sağlamak uğruna kendi değerlerinden vazgeçen birey, içsel bir huzursuzluk üretir. Otantik seçimler ise kısa vadede anksiyeteyi artırabilir; fakat uzun vadede varoluşsal bir dinginlik sağlar
Anksiyete Bir Engel Değil, Bir Eşik
Varoluşçu psikoloji için anksiyete, aşılması gereken bir duvar değil; geçilmesi gereken bir eştir. İnsanı kendine yaklaştıran, yüzeysel yaşantılardan derin bir varoluş bilincine çağıran bir deneyimdir. Onu susturmak değil, dinlemek; yok etmek değil, dönüştürmek gerekir.
Çünkü anksiyete, çoğu zaman şunu fısıldar:
“Henüz tam olarak kendin olmadın.”
Ve belki de insanın en cesur yolculuğu, bu fısıltıyı ciddiye almaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder