Ana içeriğe atla

Öz Şefkat, Narsisizm ve Sorumluluktan Kaçış Üzerine

 

Muhterem Benliğimizin Kendini Okşama Törenleri

Öz Şefkat, Narsisizm ve Sorumluluktan Kaçış Üzerine




Bugün biraz kendimize bakalım istiyorum. Ama öyle aynanın karşısına geçip saçımızı başımızı düzeltmekten, kendimize güzel sözler fısıldamaktan bahsetmiyorum. Daha ziyade, kendimize bakarken neyi görüp neyi ısrarla görmezden geldiğimizden söz ediyorum.

Malum, çağımızın en makbul, en kârlı uğraşlarından biri kendimizle ilgilenmek. Kendimizi keşfediyoruz, kendimizi seviyoruz, kendimize alan açıyoruz, kendimize şefkat gösteriyoruz. Hatta bazen kendimize o kadar çok alan açıyoruz ki… başkalarına basacak yer kalmıyor.

Bir süredir etrafımızda dolaşan birtakım cümleler var:

“Kendine iyi davran.” “Kendini sakın yargılama.” “Bedenini dinle.” “Sınırlarını çiz.” “Önce kendini sev.”

Bunların hepsi kulağa pek hoş geliyor. Hatta bir kısmı, insanın kendisiyle kurduğu ilişki bakımından son derece anlamlı. İnsan kendisine sürekli düşmanlık ederek iyileşemez; bunu biliriz. Kendi kusurlarını görmenin yolu da sabah akşam kendini aşağılamaktan geçmez. Kendine şefkat göstermek; insanın acısını inkâr etmeden, kendisine daha insanca yaklaşabilmesidir nihayetinde.

Fakat tam burada, insanın boğazına takılan bir mesele var.

Bütün bu güzel cümleler; ne zaman kendimizi anlamamıza yardımcı olmaktan çıkıp, kendimizi her koşulda haklı çıkaran birer mazeret belgesine dönüşüyor?

Ne zaman öz şefkat, sorumluluktan muafiyet kâğıdı hâline geliyor?


Çünkü insan bazen kendisine iyi davranmakla, kendisine dokunulmazlık ilan etmeyi birbirine karıştırabiliyor.

Birini kırıyoruz; ama o sırada yalnızca kendi ihtiyaçlarımızı öncelediğimizi söylüyoruz. Bir başkasının sınırını pervasızca ihlal ediyoruz; fakat bunu kendi sınırlarımızı korumak adına yaptığımızı anlatıyoruz. Verdiğimiz sözü tutmuyoruz; çünkü artık kendimizi hiç zorlamak istemiyoruz. Bir ilişkiyi, bir işi, bir sorumluluğu öylece yarım bırakıyoruz; ardından bütün bu dağınıklığı kişisel gelişimimizin yeni bir merhalesi olarak sunabiliyoruz.

Elbette insan her şeyi üstlenmek zorunda değil. Her ilişkiyi taşımak, her beklentiyi karşılamak, dünyanın bütün yükünü sırtlanmak zorunda da değil. Bazen hayır demek gerekir. Bazen uzaklaşmak, bazen vazgeçmek, bazen insanın bizzat kendisini koruması gerekir.

Ama insanın kendisini korumasıyla, etrafına verdiği zararı görmezden gelmesi aynı şey değil.

Kendimize şefkat göstermek, başkasına karşı mesuliyetimizi ortadan kaldırmaz. Kendimizi anlamak da her yaptığımızı aklamak değildir.

İnsan kendisine düşman olmadan da değişebilir. Hatta çoğu zaman değişebilmek için önce o içsel düşmanlığı bitirmesi gerekir. Bizim itirazımız öz şefkatin kendisine değil; onun, sorumluluktan kaçmanın inceltilmiş, fevkalade kibar bir biçimine dönüştürüldüğü yere.

Çünkü bazen insan, kendisiyle yüzleşmek yerine kendisini teselli etmeyi tercih eder. Teselli de fena şey değildir elbet. Fakat teselli yüzleşmenin yerine geçtiğinde, insanın kendi hikâyesinde ne kadar mahir bir avukata dönüştüğünü görmeye başlarız.

Kendi lehimize deliller toplar, aleyhimize olanları usulca dosyadan çıkarırız. Sonra da büyük bir iç ferahlığıyla kendimizi beraat ettiririz.

Ne ala memleket, değil mi?

Hem sanık biziz, hem avukat biziz, hem hâkim. Üstelik mahkeme de kapalı oturum yapıyor; dışarıdan kimsenin söze karışmasına izin yok.


İşin daha hazin tarafı; bu kişisel teselli düzeninin artık yalnızca bireysel bir zaaf olmaması. Kendimizle kurduğumuz ilişki, giderek büyük bir pazarın, devasa bir vitrinin konusu hâline geldi.

Biraz yorulduk mu, kendimize bakım yapalım. Biraz bunaldık mı, kendimize alan açalım. İşler yolunda gitmiyor mu, olumlamalarımızı tazeleyelim. Hayatın yükü ağır mı geldi? Hemen bir öz şefkat banyosu yapalım.

Şimdi, bunların hiçbirine toptan karşı değilim. İnsan bazen gerçekten durmalı, soluklanmalı, kendisine zaman ayırmalı. Psikolojik danışmanlık da tam burada, insanın yaşadığı güçlüğü anlamasına, baş etme kapasitesini geliştirmesine ve kendi hayatı üzerinde yeniden söz sahibi olmasına yardımcı olabilir.

Fakat bir insanın dayanma kapasitesini artırmakla, onu dayanmak zorunda bırakan adaletsiz koşulları meşrulaştırmak aynı şey değildir.

Düşünün mesela: Günün neredeyse tamamını çocuklarına, yaşlı anne babasına, evine ve işine yetişmeye çalışarak geçiren bir kadını… Üzerindeki bakım yükünü paylaşacak kimse yok. Emeği görünmüyor, yorgunluğu ise tabiatın gereğiymiş gibi sıradan kabul ediliyor. Şimdi biz ona dönüp bilgece bir edayla, “Kendine şefkat göster, kendine zaman ayır” dediğimizde, hakikatte ne yapmış oluyoruz?

Belki bir nebze nefes almasına yardımcı oluyoruz; bu büsbütün önemsiz değil. Ama o bakım yükünün neden tek bir kişinin omuzlarına yıkıldığını, toplumsal cinsiyetin bu görünmez adaletsizliği nasıl beslediğini hiç konuşmuyorsak; meselenin üzerini kokulu tüllerle örtüyoruz demektir.

Çark aynı çark. Fakat artık o çarkın içinde daha pozitif, daha anlayışlı, kendi kendini teselli etmeyi öğrenmiş, fevkalade medeni kurbanlarız.

Sistem değişmiyor; ama sistemin dişlileri arasında nasıl hissetmemiz gerektiğine dair epeyce zengin bir sözlüğümüz var artık.

Biraz da pencereden dışarı bakalım.

Çünkü insanın kendisini merkeze koyma kibri, yalnızca bireysel hayatında karşımıza çıkmıyor. Bir tür olarak da kendimize fevkalade ayrıcalıklı bir taht kurmuş durumdayız.

Ağaçlar bizim için kereste, nehirler enerji kaynağı, dilsiz hayvanlar tüketilecek birer hammadde, toprak ise üzerinde dilediğimizce tasarrufta bulunabileceğimiz tapulu bir mülk. Dünyayı kendi iştahımızın etrafında tanzim ediyoruz. Sonra da bütün bu tahribatın üzerine cilalı düşünceler, ahlaki ilkeler ve psikolojik teselliler inşa ediyoruz.

Belki de insanın kendisini cihanın merkezine yerleştirmesinde; o bireysel benliğimizde gördüğümüz ayrıcalık talebinin türsel bir yankısı vardır.

Her şeyi kendi varlığımıza hizmet etsin diye kurgulamaya, diğer tüm canlıları kendi hikâyemizin dilsiz figüranları yapmaya ne kadar da alışmışız.

Elbette bireysel narsisizm ile bu insanmerkezci tahakküm birebir aynı şey değil. Fakat ikisinde de o çok tanıdık refleksi görüyoruz: Kendi varlığına, diğerlerinin varlığından daha fazla kıymet biçmek. Dünyanın geri kalanını kendi içsel konforumuzun dekoru haline getirmek.

Sonra da dönüp bu dekorun ortasında, kendimize ne kadar iyi davrandığımızla övünüyoruz.

Oysa beyin dediğimiz o çetrefilli mekanizma; sabah aynanın karşısında kendi kendimize mırıldandığımız steril cümlelerle öyle kolay kolay hizaya gelmiyor.

İnsan kendisine ne kadar kıymetli olduğunu tekrarlayıp durabilir. Fakat yaşadığı hayatta sürekli adaletsizlik, asimetri, güvensizlik ve samimiyetsizlik hüküm sürüyorsa; prefrontal korteks bu sahte beraati anında teşhis eder. Amigdalanın feryadını, içi boş olumlamalarla bastıramazsınız.

Çünkü zihinsel denge, yalnızca kendimiz hakkında kurduğumuz o süslü cümlelerden ibaret değildir. İçinde bulunduğumuz gerçeklikle, ilişkilerimizle ve eylemlerimizin doğurduğu sonuçlarla doğrudan temas etmek zorundadır. Aksi hâlde o telkinler, bir süre sonra kendi hakikatimizi duymamızı engelleyen sağır edici bir gürültüye dönüşür.


O halde durup dürüstçe tartalım.

Mesele, kendimize ne kadar şefkat gösterdiğimiz değil; o şefkatin arkasına saklanıp neleri görmezden geldiğimizdir.

Kendi ihtiyaçlarımızı tanımak mühim. Sınırlarımızı bilmek kıymetli. Kendimize merhamet göstermek de son derece insanca bir tavır. Fakat bütün bunlar bizi başkalarının sızısına, emeğine ve varlığına karşı körleştiriyorsa, orada bir an durup soluklanmamız gerekir.

Çünkü insan yalnızca incinen bir mağdur değildir; incitebilen bir faildir de.

Yalnızca haksızlığa uğramaz; bazen o haksızlığın sürüp gitmesine bizzat omuz verir.

Kendimizi anlamakla, kendimizi her ahvalde beraat ettirmek aynı şey değildir.

Merhametimiz, mesuliyetimizin önüne geçtiği an; komedya orada başlıyor işte.


İnsanın kendiyle barışması fena şey değildir elbet. Fakat dünyanın geri kalanını ateşe verip dumanında kendi ruhunu tütsülemeye kalkışması, narsisizmin en sefil raddesidir.


Sahici bir içgörü; insanın nihayet kendi masalının kusursuz kahramanı olmadığını, olsa olsa bu koca hikâyede mesuliyeti olan mahcup bir fail olduğunu anladığı o eşikte başlar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bilişsel Tükenmişlik Nedir?

Bilişsel Tükenmişlik: Zihniniz "RAM" Uyarısı Veriyor Olabilir mi? ​ Yazar: Ayhan Bingöl Kategori: Nöropsikoloji / Davranış Değişimi / Beyin Sağlığı ​ "Başlangıçta eylem vardı." — Goethe ​Goethe’nin bu tespiti, modern çağın "bilişsel felci" karşısında bugün her zamankinden daha anlamlı. Zihnimiz sürekli bir veri bombardımanı altında; analiz ediyor, planlıyor, kaygılanıyor... Ama tüm bu zihinsel trafik içinde asıl önemli olanı, yani "eylemi" ve "akışı" kaybediyoruz. İşte bu zihinsel tıkanıklık, karşımıza modern dünyanın en sinsien sinsi yorgunluğu olarak çıkıyor: Bilişsel Tükenmişlik. ​Bilişsel Tükenmişlik Nedir? ​Beyni bir bilgisayar gibi düşünürsek; Bilişsel Tükenmişlik, işlemcinin (prefrontal korteks) aşırı ısınması ve geçici belleğin (RAM) dolmasıdır. Sabah henüz kahvenizi yudumlamadan düşen bildiriml​Belirtileri Nasıl Tanırsınız? ​Eğer aşağıdaki durumları sık yaşıyorsanız, beyniniz size "dur" diyor olabilir: ​Kara...

Çağın Vebası Dürtü Kontrol Bozukluğu

  Dürtü Kontrol Bozukluğu: Aile ve İlişkilerdeki "Görünmez" Engel Anlık bir öfke patlaması, düşünmeden söylenen kırıcı bir söz veya sonu düşünülmeyen bir eylem... Dürtü Kontrol Bozukluğu (DKB), sadece bireysel bir psikolojik durum değil, aynı zamanda aile içi dinamikleri ve partner ilişkilerini sarsan bir fırtınadır. Peki, kontrol edilemeyen bu dürtüler en yakınlarımızla olan bağlarımızı nasıl etkiliyor? Dürtü Kontrol Bozukluğu Nedir? En temel tanımıyla DKB; bireyin kendine veya başkasına zarar verebilecek bir eylemi gerçekleştirme dürtüsüne karşı koyamamasıdır. Bu durum bir "karakter zayıflığı" değil, nöropsikolojik bir süreçtir. Ancak bu sürecin sosyal yansımaları, özellikle en güvenli limanımız olan aile içinde derin yaralar açabilir. 1. Aile Dinamiklerinde DKB: Huzurdan Kaosa Aile, duygusal bir alışveriş merkezidir. Dürtü kontrolü zayıf bir bireyin varlığı, bu alışverişteki dengeyi bozar. İletişim Kazaları: Düşünmeden hareket etme eğilimi, aile içinde "s...

Hakkımda

  Ayhan Bingöl Psikolog Anlamak, Öğrenmek ve Üretmek Üzerine Bir Yolculuk 1991 yılında İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji ve sosyoloji sıralarında başlayan hikayem, o günden bu yana temel bir amaç etrafında şekillendi: İnsanı anlamak , yeni bilgileri öğrenmek ve bu birikimi faydalı araçlara dönüştürerek üretmek . Meslek hayatım boyunca bu üç fiilin izini sürerek hem klinik sahada hem de bilimsel çalışmalarda yer almaya gayret ettim. Klinik Deneyim ve Akademik Katkı 1994 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile başlayan klinik yolculuğum, 2006-2023 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı bünyesinde, özellikle MS (Multipl Skleroz) ve baş ağrısı alanlarında devam etti. Bu uzun süreçte araştırmacı klinisyen psikolog olarak pek çok hastanın tedavi sürecine eşlik etme şansı buldum Prof.DR.Aksel Siva gibi bir fikir llideri ile yakın çalışma fırsatı bulmak kişisel tarihim açısından dönüm noktası olmuştur. Prof. DR.Aksel siv...